22 Aralık 2014 Pazartesi

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Bir de baktım ki bloga çok ara vermişim ve bu aralar ne okuduğumdan hiç bahsetmemişim. Aslında bitireli 1-2 ay olmasına rağmen içimde, bu kitabın olgunlaşıp yazıya dökülebilmesi için belirli bir zaman geçmesini de beklemiş olabilirim. "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"nden bahsediyorum sevgili okuyucu. 

"Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... Bu da gösterir ki, zaman ve mekan, insanla mevcuttur!"


Kitabı bitirmeye yakın kitap bitince "n'apcam ben?" endişesi sarmaya başladığında anlamıştım aslında, sindirimiminin uzun süreceğini :) hani bazı kitapları okurken içinde yaşarsınız ya, işte bu da onlardan. Kitaptan her gece biraz okuyup uykuya dalınca sanki ikinci hayatımda kitabı yaşıyor gibi içime öyle işliyordu ki bitirince bir boşluğa düşeceğime dair kendimi hazırlamıştım. 

Saatleri Ayarlama Enstitüsü tek kelimeyle dönemini çok iyi analiz ederek, toplumumuzun modernleşme ve batılılaşma doğrultusunda hangi evrelerden geçtiğini doğrudan veriyor. Kitap 50'lerin sonu 60'ların başında geçiyor ki tam da o dönemler toplumumuzun değişime maruz kaldığı modernleşme diye batıdan gördüğü her şeyi tepeden inme bir şekilde aldığı bir dönem. Toplumsal değişim ve gelişmenin eski kurum ve yöntemleri tamamıyla silmek yerine bir gecede yenisini getirmek olarak (hoş şimdide çok farklı değiliz:) algılandığı zamanlar. 

Hayri İrdal tam da bu değişim dönemini kapsayan bir hayatı yaşamış, eskiyi de yeniyi de her yönüyle bize anlatan adete eski-yeni arasında arafta kalmış bir baş kahramandır. Hayri İrdal'ın hayatında; eskiyi yani doğuyu temsil eden geçmiş zaman saat üstatlarından Nuri Efendi ve yeni yani batıyı, modernliği temsil eden Halit Ayarcı adında iki önemli şahıs vardır. Bu şahısların yanı sıra Hayri İrdal'ın hayatında babası, eşleri, sevgilisi, patronları, çocukları ve psikanaliz doktoru gibi bir çok roman kahramanı vardır. Tüm bu kahramanlar aslında o dönem toplumunun bütün kesimlerini temsil etmekte ve bu değişim dönemine dair verilen tepkiler onların ağzından aktarılmaktadır. 

Hayri İrdal'ın, Halit Ayarcı ile tanışmasından sonra Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi içi boş bir kurum kurulmuş, değişim ve modernleşmeyi yanlış yerinden tutarak algılayan ve uygulayan bu topluma bunun gerekliliği ikna edilerek inandırmak gibi bir işe girişilmiştir. Bu sebeple Hayri İrdal, Halit Ayarcı ile tanıştıktan sonrası ve öncesi olarak hayatını ikiye ayırmıştır. Aslında Hayri İrdal burada yeniye ve modernizme geçişinin sancıları, bu uğurda yapılan yanlışları, kendisindeki eksiklikleri ve bu sahte dünyaya tüm yakın çevresinin nasıl da kolay adapte olduğunu aktarmaktadır. Bu süreçte yaşadığı iç çelişkilerinde Halit Ayarcı her zaman galip gelmiş ve ona istediğini yaptırmıştır. Öyle ki Saatleri Ayarlama Enstitüsü için hiç bir yerde mimari benzeri olmayan bir bina inşaası için çok yoğun mesai harcayan Hayri İrdal'a, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne inanmayan oğlu Ahmet bile yardım etmiştir. Sonuç olarak mimari açıdan hayranlık uyandıracak bir bina ama içinde elle tutulur bir iş yapılmayan bir kurumu modernleşme/batılılaşma uğrunda ortaya çıkarmışlardır. Bu kısım bazen bana günümüz kurumlarını ve mekan olarak kullandıkları lüks gökdelenlerini hatırlatmıyor değil....Ankara'da yaşıyorsanız bunlara sık sık rastlamanız mümkün, üstelik hepsinin de gökdelenlerinin en tepesinde ışıklı büyük harflerle yazılmış "bilmem ne bakanlığı" diye ulta-orjinal isimleri var ise :)

Saatleri Ayarlama Enstitüsü, geçmişi, dönemini ve geleceği çok iyi anlatan bir kitap gerçekten. Ahmet Hamdi Tanpınar'a bu bağlamda hayran olmamak imkansız. Kitap bitince içinden çıkmak o hikayeden kopmak istememeniz de bundan. 

İnternette kitap ile ilgili okumalar yaparken, Murat Gülsoy'un sitesinde kitabın devamını bulmuşçasına bir mektup ile karşılaştım ve çok sevindim. Meğersem kitap bitmemiş :) Sanki uzun zamandır görmediğim ve görmeyi istediğim çok özlediğim bir arkadaşımla karşılaşmış gibi bir mutluluktu. Halit Ayarcı'nın, Dr. Ramiz beye yazdığı bu mektubu okuyunca bana yeniden can geldi desem teşbihte mübalağ etmiş olmam :)

O mektubun metnini ve linkini burada da paylaşıyorum: http://muratgulsoy.wordpress.com/2013/11/25/saatleri-ayarlama-enstitusunun-devami/

“Aziz Dostum,

Mektubunu ve beraberinde gönderdiğin rahmetli Hayrı İrdal’ın müsveddelerini büyük bir teessürle okudum. Zavallı dostumuza senelerce gösterdiğin candan alâkaya nasıl te­şekkür etmeli. Böyle bir şeye, aranızdaki münasebet dolayısıyle, hiç lüzum olmadığını bildiğim halde, içim sana karşı minnetle dolu.
Vefa’da, aynı sıralarda, mektep hayatı denen ve yalnız bizimki cinsinden dostlukların aydınlattığı o uzun can sı­kıntısında başlayan ve hemen hemen ömrümüz boyunca devam eden o güzel ve tatlı beraberlik nihayet bir tarafın­dan kırıldı. Mektubunda yazdıklarının hemen hepsine iştirak ediyorum. Bu yerinde duramayan fıkır fıkır zekânın, bu kadar hazin bir şekilde sönmesi elbette ki korkunç bir şeydir. Fakat ne yapabiliriz; insan talihi o kadar derinlerde, öyle kesif karanlıklarda hazırlanıyor ki… O kadar berrak bilgiyle söylediğin şeyler de gösteriyor ki, dostumuz baş­tan mahkûmdu. Bir taraftan korkunç düşkünlükler, öbür yandan uğradığı aile felâketleri, karısından boşanma ve onun ölümü, nihayet bugünkü nazariyelerin ışığı altında senin şüpheyle karşıladığın, fakat benim belki de bilgisizli­ğim yüzünden hâlâ inandığım, irsiyetten gelme zâlim im­kânlar, bu neticeyi adetâ baştan kat’ileştiriyordu: Parano­ya… Düne kadar bu kelime benim için deniz kızı, insan başlı at, filan gibi bir çeşit masaldı. Şimdi altında yaşadığı­mız o tehditkâr burçlardan biri oldu.
Mektubunda anlamadığım tek şey kendini itham etmen­dir. Sen elinden geleni yaptın. Bana kalırsa sadece kaybet­tiğimiz dosta acıyalım ve hatırasını son günlerin muzlim ışığından uzak tutmaya çalışalım.
Bilir misin ki bu mucize bende oldu. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okurken hiç de kliniğine son ziyaretimde ya­tağının üzerinde oturmuş, iki eli başında düşünen ve biz­lere alâkasız, kendi kendisiyle konuşan adamı görmedim. Hatırıma hep Vefa’da geçirdiğim saatler, üniversite talebeli­ğinde o coşkun senelerimiz, nihayet Ankara’daki hayatı­mız geldi. Senin Numune Hastanesi’nde, benim bankada, Hayri İrdal’ın baroda çalıştığı, her akşam bir lokantada, bir eğlence yerinde buluştuğumuz, saatlerce gülüp eğlendiği­miz zamanlar…
Onu okurken, realitenin acılığından, insicamsızlığından ve hayata hakim abesden o kadar güzel intikamlar alan, bu acayip zekânın cümbüşlerini tekrar seyrettiğimi sanıyor­dum -Seyretmek kelimesi, burada öyle sanıyorum ki, tam yerindedir ve bütün bir karşılıklı vaziyeti ifade eder-, çün­kü Hayri’nin zekâsında ve konuşmasında daima spektaküler bir taraf vardı. O daima sahnedeydi. Ve biz onu çok de­fa böyle olduğunu bilerek dinler ve zevk alırdık.
Elbette ki, gönderdiğin müsveddelerin o konuşmalara benzemesini, realiteyle öyle sarmaş dolaş yürümesini, abes bir masallaştırmaya düşmeden hayattan intikamını alması­nı ben de çok isterdim. Fakat çeşitli hastalığın bu kadar yorduğu bir zekânın, hele bütün hızıyla kendisine çevril­diği bir devirde böyle bir şeyi nasıl bekleyebilirdik. Bu mu­hayyel hatıraların asıl hızının, ifrata ve kendine çevrilmiş bir çeşit i’tisaf hissi olduğu muhakkak.
Bu işte ikimizin de çok hazin vaziyetlere girdiğimiz inkâr edilemez. Fakat çok defa katil, intihar, yangınla biten ve bu cinsten bir zihnî macerada bütün intellektüel silâh­ları kendisini hedef almış bir zekâdan ne beklenir. Hasta kelimesi, bütün bir mazeretler silsilesini beraberinde taşı­yan kelimelerdendir.
Oğlumun kullandığı bir tabirle -dün otomobil için söy­lüyordu- bizlere gerçekten kıydı. Fakat dediğin gibi bu işte benim senden daha talihli çıktığıma emin değilim. Çünkü sana hiçbir suretle yakışmayan, kimsenin inanmıyacağı lâ­tif budalalık isnadına karşı ben düpedüz sahtekâr ve do­landırıcı oluyorum. Seninkini son zamanlardaki doktor hasta münasebetinin ilham ettiğine hiç şüphe yoktur.
Yaşadığı korkunç birsamlar âleminde şahsiyetine getir­diği bu değişmeden elbette müteessir olmazsın. Eminim ki Sıhhatevi’nin sakinleri arasında sana bir ilâh gibi bakan yüzlercesi vardır.
Bana gelince, itiraf edeyim, aramızda daima iki taraflı bir kıskançlık vardı. Çelimsiz Hayri İrdal, bende bir takım fizik meziyetler, üstünlükler vehmeder ve bundan kendisi­ne bir yığın küçüklük azabları yaratırdı. Zaten bu, insan­dan kaçan, kimleri ve neleri kıskanmazdı. Ben ise onun zekâsına ve kalb kuvvetine karşı müdafaasızdım.
Müsveddeleri, isimlerde ufak bir değiştirme ile neşr et­men en doğrusudur. Hiçbir kıymeti olmasa bile kliniğinde senelerce tedavi görmüş bir hastaya ait bir vesikayı neşret­miş olacaksın.
Aziz Dostum, sen de biliyorsun ki, dünya birdenbire çok değişti. Kâhil ve muvazeneli insan birdenbire kendini büs­bütün başka işlere verdi. Dün ancak, büyük mânâlarında yaratılışın imtiyazlarına nail olmuş insanlara mahsus bir çalışma olan sanat, yavaş yavaş çocukların ve delilerin ma­likânesi oldu. Bu işe nasılsa kendini vermiş, aklı başında kahiller bile ancak onların maskesini takarak, onların mimiklerini ve anlarını taklid ederek bu işi yapıyorlar. Her tarafta deli ve çocuk ekspozisyonları, çocuk şiirleri ve daha hazini, deli mantığıyla konuşmağa çalışan insanların, akıllıların karnavalı var. Aristo’dan ve Leonard’dan kopmuş olmanın lâtif neticeleri içindeyiz. Bu kadar büyük safraları attıktan sonra bu mahsul değiştirmeye elbette şaşılmaz.
Asrımızın farikası olan bu cümbüşe elinde hazır fırsat varken sen ne diye karışmayacaksın.
Evet dostum, dünün sanatı, manastır veya medrese hüc­relerinde, atelyelerde, çalışma odalarında idi. Bugünküler tımarhane ve nursey’lerde oluyor. Yarın belki beşiklerde olacak.
Hem kitap, zannettiğin kadar mânâsız değil; daha doğ­rusu hezeyanında mûdhiş şekilde içtimai. İkimiz de öte­den beri Türk insanının içtimai bir devir yaşadığını ve me­selelerimiz içinde boğulduğunu düşündük. Hayri İrdal de­lilik nöbetlerinde bile -mektubunu hiç okumamış gibi ko­nuştuğum için kusura bakma, Hayri İrdal vak’ası için ver­diğin vazıh izahata rağmen bu kelimeyi kullanmam sırf fikrimi lâyıkıyle anlatmak içindir-, evet, delilik nöbetlerin­de bile sonuna kadar içtimai. Bu da gösterir ki, meseleleri­miz hepimizde en canlı noktalarımız. Başka bir meziyeti olmasa bile bu noktadaki ısrarı bence kâfidir.
Bütün bunları söylerken, şahsiyetimi, bu kadar değiştiri­ci bir aynada seyretmekten müteessir olmadığımı iddia et­miyorum. Hattâ daha ileriye giderek, yavaş yavaş kendim­den şüphe etmeğe başladığımı bile söyleyebilirim. Kimbilir, elime fırsat geçseydi… Bu korkuyu mühim bulursan, bana Sıhhatevi’nde küçük bir oda hazırla.
Sana gelince, hiç olmazsa böyle bir endişen yok; psika­naliz bugün bütün dünyada kabul edilmiş, kendinden ev­velki nazariyelerin birçoğunu, bir yığın tedavi sistemiyle beraber silmiş süpürmüş metodlardan biridir. Belki de insanoğluna tevcih edilmiş en berrak ışıklardan biri. Hasta bir muhayyilenin bu fantezisi seni elbette müteessir ede­mez. Hem canım kardeşim, etse bile ne çıkar. Tenkit, fikrî hayatın eşiği olduğuna göre ve bizde de itiyatlarımızın sansüründen kurtulmak mümkün olmadığına göre, bu işi ancak Hayri İrdal gibi, çemberin öbür tarafına fırlamışlar yapabilirdi. Bu itibarla güzel bir tahammül örneği vermiş olursun.
Dediğim gibi isimleri değiştir ve neşret. Yalnız Hayri’nin ismini olduğu gibi bırakmanı isterim. Bu isim bizim için çok azizdi. Ben kendi hesabıma, senelerce lezzetle dinlediğim ihtiraslarında, yalnız bu şakada olsa dahi onun deva­mını isterim. Hem hısım akrabası olmadığına göre, kimse­yi rahatsız etmiş olmayız.
Müsveddeleri gönderiyorum. Kitabın neşri için yapaca­ğım bir şey varsa bildirirsin. Burada herkes. Oradaki her­kesi kucaklıyor. Ben de öyle yapıyorum. Yani kollarımın arasındasın.
İmza
Hamiş: Müsveddeleri karım çok hazin buldu ve bana göstermeden galiba biraz ağladı. Bilirsin ya ağlamamak ev­lenmemizin tek şartıdır. Kızımla oğlum pek beğendiler. Kı­zım Zehra, adının hikâyeye girmesinden pek memnun. Sa­kın amcam değiştirmesin, diyor. Dedim ya dünya acaipleşti. Tekrar sevgiler.”
Tek kelimeyle Tanpınar'ın ağzından çıktığına şüphe bırakmayan bu metin ile eksik parçam tamamlanmış gibi bir tatmine erdim. 


“Hiç boks maçına gitmediniz mi? İlk önce bakamayız bile!Sonra birdenbire heyecanlanırız,bir taraf tutarız.Bir an evvel,kafi derecede kuvvetli olmamasına kızarız.Haydi!... deriz,daha kuvvetli!Daha müthiş!...deriz ve öyle olmadığı için üzülürüz.Fakat hangimiz o esnada o adamı yerinde bulunmayı isteriz?Hiçbirimiz,değil mi?Bunlar da öyle işte...Mücadeleyi bizim tarafımızdan seyrettiler.Ve bizi alkışladılar.O anda çok samimi idiler.Fakat "Ringe buyurun!" deyince işler değişti.Burada kendi menfaatler,emniyetleri var!”

Bu kitabı hayatımızın belirli dönemlerinde tekrar tekrar okumamız gerektiğini düşünüyorum, oğluma da büyüdüğünde mutlaka okutacağım kitaplar arasında yerini çoktan aldı bile...










1 yorum:

Gonca Göçmen Aktaş dedi ki...

Ne fena bir arkadaşım :( Blogunu uzun uzun okumadım ama bundan sonra takipteyim :D :D

 

TRİŞKADAN NAĞMELER Copyright © 2012 Design by Ipietoon Blogger Template